Uzun, ince bir yoldayım...

Lilypie Fourth Birthday tickers

31 Ekim 2009 Cumartesi

Kendi kendine yeten küçük insan

Bugün bir hareketi daha öğrendim; artık kendi kendime oturabiliyorum. Emekleme pozisyonundayken, sağ dizimi ayağımın üzerinde durarak yerden kaldırıyorum; popomun üzerine gövdemi geri doğru geriyorum; diğer ayağımı da kurtarınca, ohh oturmak pek güzel :)

30 Ekim 2009 Cuma

Pofuduk yastıklarım

Annem ilk el yapımı materyallerimi hazırladı.



Annem, bu yastıkları çok amaçlı olarak düşündü. Farklı dokularda, farklı renklerde ve farklı şekillerde, çift olarak hazırladı.

Şimdilik aktivitelerimiz basit:
İlk olarak bana tek tek sunuyor. Ben de elimle tutuyor, ağzımla tadına bakıyorum ve dokusunu hissediyorum. Ardından iki farklı yastığı önüme koyuyor. Ben de ikisi arasındaki renk ve doku farkını anlamaya çalışıyorum.

Faydalar: dokunma hissinin gelişmesi, farklılıkları farketme, ince motor hareketleri

Aktiviteyle ilgili fotoğrafları ayrıca paylaşacağım.

29 Ekim 2009 Perşembe

Kendi odamda uykuyu ararken...

Bu gece ilk defa kendi odamda, kendi yatağımda uyuyorum. Annem tepkimi merak ediyor: Acaba ağlayacak mıyım? Uyandığımı, onu çağırdığımı duyabilecek mi? Tekrar uykuya dalabilecek miyim?

Bugüne kadar hep annem ve babamla uyudum. İlk 2,5 ay beşiğimdeydim. Diş çıktı çıkacak diye uykusuzluğa girince, beni yanlarına almışlardı. O günden bugüne mutlu mesut gelmiştik. Ama annemin de babamın da kafasında hep odama geçmem gerektiği geçiyordu. Doktorum, gece beslenmesi devam ettiği sürece aynı odada olmamız gerektiğini söylüyordu.

Annemlerle yatarken, gece uykusu formülümüz şöyleydi: Önce Uykucu yanıma geliyor, benimle konuşuyor. Ardından emziğimi ağzıma alıyorum. Sakinleşiyorum, gözlerim kaymaya başlıyor. Annem veya babamın eline sarılıyorum; şşş-pat eşliğinde en geç 15-20 dakika sonra en derin uykulardayım. Muhtemelen annem de benimle uyuyakalıyor :)

Öncesinde mutlaka banyomu yapıyorum; sütümü emiyorum. Gece lambası açılıyor. Ortam ve ben uyku ritüeline hazırlanıyoruz. Her gece, her yerde aynı ritüel tekrar ediyor. 6 ay boyunca bu ritüelin uygulanmadığı gece yoktur galiba.

Annem önümüzdeki tatil günlerini hesaba katarak, uykusuzluk pahasına, beni bu gece odama yatırdı. Ritüel aynı, herşey aynı; yalnızca bu sefer kendi yatağımda kendi odamdayım. Yatağa ilk yattığımda etrafıma bakındım. Uyumakta zorlandım. Çünkü annem ya da babam yanımda yatarken daha rahat ediyordum. Ama en sonunda uykuya daldım.

Annem de yerde kendine yatak hazırladı; bir hafta, 10 gün benimle aynı odada uyuyacak.

Annemi korkutan başka şey de, bu aralar gece durup dururken uykuda girdiğim ağlama krizi. Muhtemelen rüya görüyorum ve uyanmadan ağlamaya başlıyorum. Hemen yanıma depar atıyorlar, kucaklarına alıp sarılıyorlar. Ben içli içli ağlarken, kokularında sakinleşiyorum. Yatağımda da böyle olmasın istiyorlar.

Umarım odama alışırım; uykularım kesintisiz ve keyifli olur.

>>>

Annem der ki:
Bu gece korktuğumuz gibi geçmedi. Misis, her zamanki saatinde uyandı, emdi ve uykusuna geri döndü. Hoş; uykusundan hiç çıkmıyor aslında.
Odasında yatırmak için birkaç kez deneme yapmıştım. Ama itiraf ediyorum, kararlı ve istekli değildim. Tracy'nin yolundan bir miktar saptım. Ama iyi ki öyle yapmışım: vakit geçtikçe, kızım büyüdükçe, kendi bağımsızlığına hazır hale geliyor. Şimdi uykularında rahatlıkla dönüyor; pozisyon değiştiriyor; SIDS (Allah korusun) riski azaldı. Büyüdüğünü gördükçe, içim rahatlıyor. "Kötü anne" hissinden kurtuluyorum.
Şimdi sırada kendi başına uykuya girmesi sağlamak var. Henüz Uykucu tarzındaki oyuncaklar, prop haline gelemedi. Emzik ve Uykucu, yalnızca hazırlık sürecinde işe yarıyor. Oyuncaktan anlamaya başladığı zaman geldiğinde - ki bunu hissederim diye düşünüyorum, henüz gelmedi - bebeğine sarılıp uyuyacak.
Ne yalan söyleyeyim; kızımla uyumak bana ve babasına büyük keyif veriyor.

27 Ekim 2009 Salı

Cee-eee çok eğlenceliii...



Annemle benim bazı güzel oyunlarımız var, sizin de olduğu gibi. Bunlardan bir tanesi de, siz Ce-ee diyorsunuz, annem Guk-Ceee :) Annem saklanıyor, "guk" diyor; annem ortaya çıkıyor, "ceee" diyor. Ben de gülüyorum doyasıya.

Bu oyunu 2 aylıktan beri yapıyoruz, tabii gün geçtikçe farklı güzelliklerini yaşıyoruz. Mesela 3 gündür oyunu annem değil, ben yönetiyorum. Altımı değiştirirken, tulumumun bacaklarını yüzüme götürüyorum, annem guuuk diyor; gülüyorum, ardından ellerimle indiriyorum, ceee diyor.. Bunu defalarca tekrarlıyoruz.

Çok sevinçliyiz; artık interaktivite zamanı...

Bir ara fotoğraf ya da video hazırlayıp paylaşalım.

Annem der ki: Domuz gribini konuşalım.

Domuz gribi artık günlük hayatımızın bir gerçeği oldu. Ofiste masamda Pürel var, ellerim tahriş olacak neredeyse. Takıntı halini almasından korkuyorum. Süt odasına gidiyorum, eller yıkanıyor defalarca; ancak ufacık odada birkaç anne... Hepimiz endişeliyiz. Bebeğimiz var. Birşey olacak korkusu gölge gibi bizi takip ediyor.

Grip aşısı olmayı tercih eden bir insan değilim, değildim de. İki yıl önce bir telaşa kapılıp aşı olmuştum. Keşke olmasaymışım, 5 defa gribe yakalandım. Aşıya inancımı tamamen yitirdim. Grip, maalesef toplumumuzda hastalıktan sayılmıyor. "Ah, biraz grip olmuşum, antibiyotik kullanıyorum." tarzında günlük yaşam tümceleri kullanılan bir hastalık olmuştu. Çağdaş yaşam hastalığı.. Ofiste, okulda, otobüste, vapurda, her an her yerden edinilebilecek bir hastalık. Doktor derdi ya, "3 gün dinlen, geçer"; cevap hazır bizde, "Aaa, olur mu canım? Altı üstü grip."

Bu sefer değil... Her an her yerde aramızda dolaşıyor. Belki de bazılarının dediği gibi, çoktan vücudumuzda yer edindi bile. "Aa, domuz gribi adı üstünde; bizde domuz yok ki, tüketmiyoruz da" dediğimiz günler çok geride kaldı. Kızım doğduğum vakitti domuz gribini ilk duyduğum zaman. Ürkmüştüm; yurtdışına girip çıkan o kadar çok insan tanıyorum ki. O günlerden bugünlere geldik; peki yarın ne olacak? Bu korku tüneli nerede biter? 5 ay sonra, 1 yıl sonra?.. Tuhaf düşünceler içindeyim.

Kafamın içinde bir dolu düşünce var, dile gelmiyor, yazamıyorum...

Bağışıklık sistemimizi koruyalım bari. Her gün multivitamin ve balık yağı alıyorum; eşime de aldırıyorum. Bakıcı teyzemiz de kendine iyi bakmaya çalışıyor. Bol sıvı, meyve ve sebze... Eller defalarca yıkanıyor; çantadaki minik pürel her para vb. ellendiğinde kullanılıyor; kalem gibi materyaller değiş tokuş edilmiyor. Ve bol bol kendi kendini telkin: sakin olalım, sakınan göze çöp batar, olumlu düşünelim...

Gribin nefesi ensemizde. Hadi, ben inanıyorum, placebo etkisi yaratalım, şu virüsü yenelim.

25 Ekim 2009 Pazar

Büyükannem, annem ve ben...

Büyükannemle tanışmıştım taa ben küçükken; son memleket ziyaretinde annem ve babam büyükannemi anneannemin evine getirdiler, beraber kahvaltı edip vakit geçirelim diye.

Annem (ve babam) çok istiyor, onu tanımamı, onu hatırlamamı. Umarım hatırlarım, umarım çokça neşeli anlar geçiririz birlikte, umarım büyükannem hep yanımda olur.

Annem de küçük bir kızken, büyükannesi varmış; onu çoook severmiş, kimseye gülmezken ona güler, kimse de durmazken, onda dururmuş; uzun yıllar birlikte vakit geçirmişler. Annem hala büyükannesini sevgiyle hatırlar. Anneannesine ise tapar; büyükannemin annem için değerli çok fazla ve yeri çok ayrı. Onun için anneannesi ay yüzlü, yeşim gözlü, sütlü nur'iyedir :)

Yıllar geçse bile üstünden, herşey aynı, her duygu aynı...

www.goodatdoingthings.com ziyaret edin...

"Good at Doing Things" from Steve Hughes on Vimeo.

22 Ekim 2009 Perşembe

İlk 3 ayda en sevdiğim şeyler

*Bu post serisi fikri için, sevgili Kitubi'den feyzaldım. Teşekkürler, Damla!

Emzirme yastığı: Annem emzirme yastığı alıp almamakta çok kararsız kalmıştı. Doğumuma 2 hafta kala Mothercare'den almışlar. Doğumla birlikte çok kullandık. Özellikle geceleri, uyku bedeni sarmış ve beden gayet güçsüzken, beni kucağında emzirmek için çok faydalandı.
Artık beslenme dakikalarında olmasa da, otururken bana yardımcı olmaya devam ediyor. Üstelik üzerinde çok şeker karakterler var. Bir ara acayip dikkatimi çekiyor ve beni oyalıyordu.

Dönence: Odamdaki en sevdiğim şey... Annem ve babam dönence konusunda çok araştırdılar ve en iyisinin Tiny Love Symphony olduğuna karar verdiler. Aslında daha yeni modelleri de artık var, ki şu modeli düşünmüşlerdi, ama benim doğumuma kadar satışına başlanmamıştı.
Tercih nedenlerini sıralayalım: Öncelikle dönence ben rahatlıkla görebileyim ve takip edebileyim diye mutlaka dikkat çekici, canlı renklere sahip olmalıydı; o bir oda aksesuarı değil, bir eğitim materyaliydi. O yüzden pastel renkli dönenceler ne kadar cazip ve sevimli gelse de, bu capcanlı renklere sahip olanını tercih ettiler. Ayrıca bir yenidoğan olarak sadece kırmızı-siyah ve beyaz renklerini görebildiğimden, üzerindeki helezon hunileri rahatlıkla seçebiliyordum. Dönen hayvanların yüzleri ise yukarıya ya da karşıya değil, aşağıda sırtüstü yatan bana bakıyordu.

İnanılmaz keyif alarak kullandım. Ama uyumak için değil. Bir sakinleştirici olamadı bana; daha çok bir uyaran görevi gördü. Aktivitelerim, gözlerimle takip etmek, ayaklarımı, kollarımı sallamak, ellerimle hayvancıklara uzanmak ve onları tutmak, parmaklarımla müzik butonlarına basmak ve müziğe eşlik etmekti. Çalan üç müzikten Bach'ı sevemedim; hiç rahatlatıcı değildi. Kumandası ve ışığı olsa daha iyi olur muydu diye annem zaman zaman düşünüyor ama bence gerek yok.
Artık kendisine yetişebildiğim için tehlikeli olmasın diye kullanamıyoruz ama çok özlüyorum.
Örümcek Rattle: En sevdiğim oyuncağım. Hala bayılıyorum. Annem ta hamileyken, Mothercare'den çok severek almış. Adı Itsy Bitsy. Siyah-beyaz uzun bacakları var. Sarı uzun antenleri, pofuduk gövdesi, gülen bir yüzü... Önceleri annem bacaklarından tutup aşağıya çekerdi; Itsy Bitsy de "bızz" diye sesle yukarıya çıkardı. Sonra el-göz koordinasyonum için alıştırma yapmak için annem onu tutmaya, ben de bacaklarından çekmeye başladım. Bir süre sonra bir elimle tutup diğer elimle bacaklarını çekmeye başladım. Bu arada, annem "Bir Baba Örümcek / Itsy Bitsy Spider" şarkısını söylüyor, ben ona eşlik ediyor(d)um; kahkaha attığım bir şarkı bu. Ayrıca hala daha uzun bacaklarını ağzımda emmeyi de çok seviyorum.

Ana Kucağı: Kesinlikle olmazsa olmaz bir oyuncak. Yoksa ben ne sürekli sırtüstü yatabilirim ne de kucakta kalabilirim.
Ana kucağı da hassas bir konu oldu evde. Kendi kendine bir butonla titreyen modeller piyasayı sarmışken, babam mutlaka benim etki-tepkiyi anlayabileceğim, benim hareket ettirdiğim bir model istiyordu. O modellerin mazide kaldığına karar vermiştik ki, annem bu güzel ana kucağını buldu: Fisher Price Kick&Play. Kendi kendine hareket ettirebiliyordum ve bunu görünce çok heyecanlanıyordum. Ben ellerimi tanımadan önce (ki hala da ellerime uzun uzun bakıp incelemişliğim olmadı), ayaklarımı kullanmayı öğrendim; anakucağım sayesinde. Ayaklarımın altına denk gelen yerde bir müzik ünitesi var. İsterseniz sürekli müzik çaldırabilirsiniz ama eğer bebeğinizin kendi kendine birşeyler keşfetmesini isterseniz, mutlaka self-music modunu seçmelisiniz. Ben bayıldım. İlk keşfettiğimde kahkaha atmıştım: ayağımı vuruyordum, müzik yapıyor, ışık yakıyordum; süper!!! Önündeki oyuncaklar başta ilgimi çekmedi ama sonra kafayı fena bozmuştum; sürekli uzanıp ağzımla tatlarına bakmak istiyordum. Bu fotoğrafta askıda pembe bir kurdele görürsünüz; işte uzanabileyim diye onu astılar, yoksa oyuncaklara uzanacağım diye devrilme tehlikesi yaşıyordum. Bilhassa benim gibi aktif bebekleri, aman dikkat, yalnız bırakmayın. Eğer illa ki titremesini istiyorsanız, bu modelin de önünde bir titretme butonu var; iki kez açtık, ben hiç sevmedim.

Atlet bodyler: Bahar ve yaz bebekleri için mutlaka Chicco diyorum. Süper ince bir yapısı var. Annem minik bir servet yatırdı: her boyundan, her türünden giydim. Yazın tiril tiril bir his veriyor. Mothercare'in de atletleri var ama daha kalın ve tok. Kış için Chicco ince kalır sanırım; Mothercare ideal olur.

Unibaby Yenidoğan Mendili: Hala daha ve daha uzun bir süre kullanacağım ıslak mendil. En hassas ciltler için. Artık yenidoğan olmasam da, kullanıyoruz. Annem ve babamın korkularından biri, benim pişik olmam. Altımın temiz ve ferah kalması konusunda bu ürüne çok güveniyorlar. Tek şüpheleri, katkısız, parfümsüz, yalnızca su demelerine rağmen, içindeki kokunun nasıl olduğu konusu bir muamma; pek de araştırmadılar gerçi. Doğduğumda önceleri ıslak temiz suda pamuk kullanıyorlardı ama suyu ve pamuğu sıcak tutmak gerekiyordu; günde 8-10 kez yalnızca kaka yapan bir bebek için zahmetli bir yol olmuştu.
Pahalı olduğu için, e-bebek'teki indirim fırsatlarını bekleyerek alın; böylece toplu alıyor ve az da olsa karlı çıkıyorsunuz. Pişikten korunmak için her kakadan sonra mutlaka popoyu yıkamayı unutmayın; gece boyu bezde kalan popoyu sabah bir süre açık bırakın, bol kremleyin.

Kitubi, ilk 3 ay en çok neleri kullanmış; lütfen buraya da bakın.
Sonraki aylar için;
4-6 ay
6-9 ay
9-12 ay

18 Ekim 2009 Pazar

Eve dönüş...

Bugün ayaklarımız geri geri evimize döndük. Yuvamız olmasa niye dönelim zaten.
Şimdi ben mışıl mışıl uyuyorum.

Sabahtan büyükannem geldi annaneme. Ben onu çok seviyorum. Öyle yumuşak sesi, öyle derin yeşil gözleri var ki, içim huzur doluyor; gülüyorum, kahkaha atıyorum. Umarım daha uzun yıllar birlikte oluruz. Büyükannemi tanımak ve hatırlamak istiyorum.

Annanem bu sefer armut diye bir meyve yedirdi bana. Sevdim tadını. Umarım sabah yaşadığım şeyi bir daha yaşamam. Offf çok zordu, kaka yapmak bu sefer. Çok sinirlendim. Ikındım, sıkıldım, pofff; çıkmıyor. Sinirlendim, çığlıklar attım, olmadı. Sonra biraz masajla başardım. Tüm suç, muzunmuş; ben inanmıyorum, tadı çok güzel, böyle güzel bir şey hiç bana sıkıntı verir mi.. Kandırıyorlar sanki beni. Neyse armut güzeldi. Üstelik hep beraber yemek masasındaydık. Annem ağzına kaşık alıyor, ben de alıyordum ona baka baka. Çok keyif aldım. Ananem hızını alamadı, tıka basa doldurmaya yeltendi; dur-dur-dumm.. Tabii ki emmeyi bırakıyorum, armutu mu bırakmayacağım.

Eve dönüş yolunda herkes çok yoruldu. Ben uyumayı sevmiyorum yolda; benim bir depo dolusu enerjime karşı çırpınışları annemi de yordu. Artık sıkılıyorum yolda. Zaten koltuğuma oturmaktan da hiç hoşlanmıyorum. Bir o köşe, bir bu köşeye atlıyorum. Keşke yerde oyun halim olsa da özgürce yuvarlansam.

17 Ekim 2009 Cumartesi

MemleketimZzz

Anneanneme ve dedecime geldik az önce. Çok mutluyuz!
Karadeniz'in yeşilini, mavisini özlemişiz; yaz günleri aklımızda...

Ev ahali çok sevindi tabii. Masalar donatılmış, ev ısıtılmış, herşey bana göre ayarlanmış. Üstelik yarım yaş pastam da ismarlanmış; bu akşam kutlama var!

Şimdi annem ve babam çarşıya inecekler; Pinar teyzemin nikahına katılıp anneannemlerin gecikmiş evlilik yıldönümü hediyesini ayarlayacaklar. Ben de dedemle annanemle sefa süreceğim.

15 Ekim 2009 Perşembe

6. ay kontrolü

Bugün doktor kontrolüm varmış meğer. Zeynep teyzem beni giydirince parka gidiyorum sandım. Oysa doktora gelmişiz. Babam burda ama annem nerde??

Berkan amcanın odasına girince beni bir korku sardı; başladım ağlamaya. Annem de yok üstelik. 4.ay kontrolüm aklıma geldi. Doktorumu da hatırladım, pek hoş olmayan duygularla. Napayım, geçen sefer çok acımasızdı; canım çok yandı.

Rutin kontrollerin ardından benim gözlerim iyice şişti; o sırada annem geldi. Hemen kucağına atladım; şikayetim var, burada ne işim var! Yoksa yoksa...

Evet... Bacaktan 3 aşı, ağızdan çocuk felci aşısı hep beraber yapıldı. Boşuna ağlamamışım, değil mi? Neyse ki annem yanıbaşımdaydı; sakinleşmem kolay oldu.

Berkan amca, kilom sınırları zorladığı için ek gıda menüme pirinç unu ve muhallebiyi eklemedi. Sebze çorbasına bir tatlı kaşığı az yağlı kıyma eklenecek. Bir kahve fincanı kadar yoğut yemeye başlayacağım. Meyve püresine devam. Hatta meyveli yoğurt da yiyebilirim. Herhangi bir alerjim, özel bir sıkıntım yok. Peki ne kadar süt emeceğim? İstediğim kadar. Kesmek yok, aynen devam. Geceleri emmek için hala uyanıyorum; o yüzden doktor amca bana gece tahılları adıyla bir besin verdi; akşam öğününde onu da yiyecekmişim.

7. ay kontrole gelmeyeceğim, 8.ay yine doktor amcamla buluşuyorum. Bu arada 7.ay yumurtaya başlıyorum; hafta hafta ölçülerini artırarak. İyi pişmiş yumurta sarısının önce 1/8i, ardından 1/4ü, sonra yarısı ve 8.aya girerken bütünü. Enteresan olabilir. Vee kahvaltıya 7.ayda başlayacağım: süt, pekmez, az yağlı beyaz peynir ve bisküvi dedi doktor. Bisküvi çok tatlı olduğu için annem istemedi; çok tahıllı ekmek dilimi de olurmuş. Pekmezdeki demirin tutulmaması için de pekmezi kahvaltıdan sonra alabilirmişim. Son olarak tuzsuz, salçasız kabak dolması da yiyecekmişim; ilginç olacak.

Şimdi annemin görevi, öğünlerimi düzenlemek: ne zaman neyi yiyeceğim.

Doktora danıştığımız bir başka konu da, odaları ayırmak hakkındaydı. Annecim pek istemese de, artık büyüdüğüm için kendi odama gitmeliyim. Ama ben de istemiyorum. Hatta geçmiş denemelerde de başarısız oldukları bir gerçek. Doktor amca, ısrarlı; annem de 29 Ekim tatilini değerlendirecek. Oysa ben annemin kokusunda olmak istiyorum.

13 Ekim 2009 Salı

Yürümek dünyanın en güzel aktivitesi olsa gerek...



Hani bazı bebekler hep kucakta olmak ister ya; ben de hep ayakta olmak istiyorum. Yürüyeyim, sehpaya dayanıp ellerimi vurayım, tekrar yürüyeyim, durup bekleyeyim... ama hep ayaklarımın üstünde olayım.

7 Ekim 2009 Çarşamba

B.E.Ö.: Su

Büyüyorum-Eğleniyorum-Öğreniyorum aktivitelerine biz de katılıyoruz artık. Yani biraz geriden takip etsek de, yaşıma başıma uygun birçok aktivite mümkün. Hatta doğduğumdan beri yaptıklarımız, bu aktivitelerden sayılabilir.

İlk olarak hayatta en çok sevdiğim şeyden başlamak istiyorum: SU. İlk banyo deneyimimin ardından suyu sevdiğime karar verdim. Sırtüstü yatarak yıkanmaktansa hiç hoşlanmadım; pasif kalmak istemiyordum. Babam da beni üçüncü banyomdan itibaren duşta yıkamaya başladı. Böylece banyolarımız su, annem ve babam ile etkileşerek güzel bir deneyim haline gelmeye başladı.

Önceleri suyun sesiyle irkildim ama tenime dokunuşu beni rahatlatıyordu. Hatta 2,5 aylık olana kadar her banyo çıkışında kıyameti koparıyordum; neden bitti, bitmesin diye. Sonraları elimle akan suya dokunmaya başladım; pıtır pıtır vuruşu ellerimi gıdıklıyordu. Bu aralar suyun kaynağını merak eder oldum. Nereden akıyor diye bakıyorum; telefona benzeyen bir şeyden doğru üstüme akıyor. Tabii ne olduğunu anlamak için ağzıma götürüyorum. Hatta bir elimle ahizeyi tutup diğer elime suyu akıtıyorum. Sonra ayaklarımı cam kapıya yaslıyorum, babam da suyu cama vurduruyor; ayaklarımın altından üstünden sular akıyor. Henüz anlamadığım bir şey var; banyoda iki tane ahize var ama birinden su akıyor, her ikisinden aynı anda akmıyor: bu nasıl oluyor?

Her sabah ellerimi ve yüzümü yıkıyor annem. Bizler uyanınca, mutlaka elimizi yüzümüzü yıkamalıymışız. Küçük bir havlum var. Onunla kuruluyoruz beni. Her sabah güne başlamak, suyla buluşmak benim için. Bazen annem yemek yaparken, ben de mutfakta ona yardım ediyorum; sebze-meyveleri yıkayarak.

İşte benim su ile yaşadığım özel anlar.




Faydalar: dokunma ve tatma hissinin gelişimi, neden-sonuç ilişkisini kurma, aile bireyleriyle yakınlaşma

Kolik olmasın, aman aman...

Annem arkadaşlarıyla konuşuyor, yazışıyor. Kolik yine mevz-u bahis oldu. Yazmadan geçemiyoruz.

Koliği önlemek için bir çare yok. Yani bebeğin doğasına göre bu fenomen er geç gerçekleşiyor. Ancak biz bebekleri rahatlatmak için birçok yol mevcut. Ya hepsi tutar ya da pek azı. Her birini denemek, sabretmek, sevgiyle yapmak gerekiyor. Şöyle ki;

- Beyaz gürültü kaynağı: Fön makinesi, çamaşır makinesi, elektrikli süpürge gibi ev araçlarından faydalanmak mümkün. Yeter ki sesleri bebeğin sesini bastırsın. Aile, dayanabildiği kadar etkili.
- Bembeyaz gürültü kaynağı: Daha önce de bahsettiğimiz beyaz gürültü içeren müzikler. Örneğin, Buzuki Orhan'ın Kolik CDsi.
- Biraz da bizi rahatlatmak gerek: Masaj. Ama ağlamaya başladıktan sonra aslaaa... Ne zaman krizin başlayacağı belli oluyor zaten. Aman bu vakte yakın bir zaman, göbeğimize, bacaklarımıza, sırtımıza saat yönünde yumuşak masaj süper oluyor.
- Acı elma yağını unutmayalım. Özellikle ayaklara sürelim; göbüşe de sürülebilir. Kokusu dehşet ama ben alıştım.
- Rezene, anason, kekik karışımı çay; ama ben değil, annem içmeli. Ben içersem, öğün atlarım, anneciğimin mis kokulu hoş tatlı sütünü kaçırırım.
- Loş ortam isteriz. Çevremiz sakin olmalı. Sakın sesinizi yükseltmeyin; yumuşak sabırlı ve sakince konuşun bizimle.
- Biliyor musunuz, eski vakitlerde bizim gibi bebekleri beşikte yatırırlarmış. O beşikler öyle güzel sallanırmış ki, o bebeklerin hiç gazı, sıkıntısı olmazmış. Bir geçmiş zaman masalı olmak zorunda değil; bizi sallayın, zarifçe, sımsıkı sararak.

Annemizin karnında olmayı çok istediğimiz zamanlar bunlar. Yanımızda olun, bizi içinize alın, sarın, sarmalayın, öpün, okşayın. Kendi dünyamızdan kopmuşken, sizin dünyanıza alışmaya çalışıyoruz.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Uyku pozisyonları

Uyku halinde ne yaptığını bilmez ya insan; ben de işte öyleyim. Annem de olmasa, kim tutacak her hareketimin çeteresini.



Ben doğar doğmaz yan yatmaya başladım. Ailem de öyle istedi, bende de meyil vardı. Bu hareketim de hem annemin SIDS korkusuna ve olur olmaz sıçramalarıma engel oldu hem de başımın şekli bozulmadı.

Zaman geçtikçe, göbüşümden mi ne, sırtüstü yatmayı tercih etmeye başladım. Neyse ki reflüm yoktu da başımız ağrımadı.

3,5 ayda dönmeye başladım. 4.ayda artık gece bile dönüyordum. Ailem tabii ki endişelenmeye başladı. Bıraktıkları pozisyonda değildim. Yan yatarken bacağımı hafiften öne attım mı, yüzükoyuna dönüveriyordum ve başımı kaldırıyordum. Eee, haliyle gece boyu 5-10 defa uyanıyordum; uyandırıyordum.

Şimdi 5,5 ayım bitti. Bir haftadır yüzükoyun dönsem de, uykuma devam edebiliyorum. Gerçi hala annem ve babam SIDS yüzünden endişeleniyor ama okuduklarına göre risk azalmış. Artık nefes almayı unutmuyorum ve her an başımı kaldırıp bedenimi pozisyondan kurtarıyorum.

Önceleri yüzükoyun yatmayı hiç sevmemiştim. Annem gündüzleri yüzükoyun yatmamı teşvik etse de, bana darallar geliyordu. Şimdi ne kadar rahat olduğunu anlıyorum.

4 Ekim 2009 Pazar

Bir kilometre taşı: Ek Gıda


Bugün ek gıdaya geçtik.

Daha önce bir bebe bisküvisi püresini bitirme, havuç/salatalık/elma kemirme, suyu yalama gibi deneyimlerimin ardından, işte beklediğim an... Annem nihayet büyüdüğüme, yalnızca çok sevdiğim ve seveceğim sütümün yeterli olmadığını anladı. Günde 1,200 ml süt içiyor olsam da, yeni ufuklara yelken açmak istiyorum. Bir aydır herkesin tabağına ve içeceğine atlıyorum; artık benim de tabağım, kaşığım ve bardağım oluyor.

Bugün öğlene doğru uyandığımda, önce sütümü emdim; ardından annem beni tatlı ve pütürlü bir püre ile tanıştırdı: elmaaaa... Çok sevdim. Annemin sütü gibi tatlı ve ılıktı. Henüz kaşıktan gelen püreyi dilimle itsem de, arada hüpletiyorum bir çırpıda bitiyordu. Annemin dediğine göre, püreyi bana çiğ elmadan hazırlamamış. Onun yerine ikiye bölmüş, azıcık suda buharıyla haşlamış, kabuğunu soymuş ve çatalla ezip süzgeçten geçirmiş. Sulandırmak için de kendi suyunu eklemiş. Böylece meyvenin gaz yapma ihtimalini düşürmüş. Ben sevdim bu tarifi! Yarım elma arttı; onu da dondurucuya koydu annem.

Öğle uykumun ardından da sebze çorbasını yedim. Tadı hiç de elma püresine benzemiyordu; halbuki görünüşü aynı. Bir heves daldırdım ağzımı ama peeeh bu da ne! Ama meraktan yedim onu da. Çok hevesliyim. Kaşık ağzımdan uzaklaştığında mırrrmırrr ediyorum; yemek çok keyifliymiş! Sebze çorbasını da birer adet patates, havuç ve kabakla hazırladı annem. Önce soydu, ikiye böldü; az suda buharıyla haşladı. Çatalla ezdi, bir kaşık zeytinyağı ekledi ve süzgeçten geçirdi, suyundan ekledi. Hmmm.. Bir dahakine iki havuç olursa daha tatlı olur annecim; öyle deneyelim mi?

3 Ekim 2009 Cumartesi

Organik dünyaya merhaba


Bugün annemle Feriköy pazarına gittik. Amacımız, organik meyve-sebze almak. Benim için... Evet, ben artık büyüdüm; ek gıda dönemine girdim. Annemin sütü dışında, tadına varacağım yenilikler giriyor hayatıma.

İlk olarak, elma püresi ve sebze çorbası ile başlıyorum; tabii suyu da unutmayalım. Bu yeni yiyeceklerim için organik alışveriş yapmayı tercih etti annem. İlk defa Feriköy Organik Pazar'a gittik. Keyifliydi. Tezgah tezgah ne alabileceğimize baktık. Mevsim geçişi yüzünden pek alternatif yoktu, tüm tezgahlar aynıydı ama ben arabamda gezinmekten çok mutluydum.

Annem organik zeytinyağı, patates, havuç, kabak ve elma aldı. Fuar Baby'nin ürünlerini görünce alamadan edemedi; çok seviyoruz biz.

Yarın neler olacak, merakla bekliyoruz.